" This is a story of boy meets girl. The boy, Tom Hansen of Margate, New Jersey, grew up believing that he'd never truly be happy until the day he met the one. This belief stemmed from early exposure to sad British pop music and a total mis-reading of the movie 'The Graduate'. The girl, Summer Finn of Shinnecock, Michigan, did not share this belief. Since the disintegration of her parent's marriage she'd only love two things. The first was her long dark hair. The second was how easily she could cut it off and not feel a thing. Tom meets Summer on January 8th. He knows almost immediately she is who he has been searching for. This is a story of boy meets girl, but you should know upfront, this is not a love story. "

* Pixies - Here comes Your Man / * Regina Spektor - Hero

Kullanılmasını istediğim şarkılar serisinde daha önce Dexter ve True Blood 'dan bahsetmiştim. Her ne kadar o iki diziyi de takip etmeyi sürdürmesemde (Sürdürmek istemediğimden değil fakat kolay kolay dizi izleyemiyorum bi' süredir) içimden bi' ses "Halen kullanılmadılar" diyor. İçimdeki sesi göt etmek isteyen buyursun çıkıp bölümüyle birlikte belirtsin. Kontrol da etmedim. Hakikaten içimdeki sesi dinliyorum bu konuda.
Diğer yandan bu sefer bahsedeceğim "kullanılsın isterdim" ile ilgili durum biraz farklı. Bu sefer eğer ki izleseydim kullanılmasını isteyeceğim bir şarkının kullanıldığını gördüm. Çok da başarılı olmuştu. Dizi Dr. Cal Lightman adlı mimik ve vücut dili uzmanı dayının çözdüğü vakalarla ilgili Lie To Me. Diziden haberim yoktu fakat Cüstinyenlerde iki bölüm izledikten sonra oldukça beğendim. Başrol inceden Dr. House profili çözen tek kişilik yenilmez armada tadında ve çevresindekileri ayar manyağı yapıyor ama kimse ona karışamıyor çünkü ona karşışan kişi eğer ki onunla konuşurken alt dudağının solunu oynatırsa Lightman onun kendine güveni olmadığını anlıyor ve başlıyor üzerine üzerine abanmaya. Karşısındakinin burun delikleri açılıyor Lightman anlıyor ki karşısındaki blöf yapıyor, saç dipleri titriyor Lightman biliyor ki karşısındaki bir şeyler gizliyor. Böyle can sıkıcı bir adam kendisi (Polat Alemdar, Wentworth Miller ya da Ajda Pekkan gibi mimiksiz insanları sorguya çekse nasıl bir sıçış yaşardı orasını tahmin edemiyorum tabi) fakat dizi oldukça başarılı.
Benim izlediğim bölümlerden birinin finalinde eskilerden bir şarkı ile bölüm kapanışı yapıldı ki bu tip durumlar bende sahneye uygun o şarkıyı tekrar hatırlayıp, tekrar sevme gibi bir etkiye sebeb oluyor.
Şimdilerde de bu kontenjanda Dr. Lightman'ın çalıştığı binadan çıktıktan sonra etrafındaki insanların mimiklerine bakıp onların aslında söylediği fakat onun için "belli ettiği" yalanlarını yakalayıp onlardan tiksindiği sırada çalan, Brighter Than Sunshine ve Good Times Gonna Come gibi şarkılarla gönlümde taht kurduktan sonra en son albümüyle birlikte eski tadı vermeyip (2008- Words And Music) düşüşe geçip sonrada sesi soluğu çıkmayan Aqualung 'ın eski güzelliklerinden biri olan "Easier To Lie" yer alıyor.
Bu şarkıyı o sahneyle örtüştürerek bu güzel şarkıyı bana hatırlatan meçhul "müzik seçici" şahsı ve diziyi yayınlayan kanal Fox'u ellerinden öpüyorum...

* Aqualung - Easier To Lie

Bu İskoç tayfasının en neşelisi, en sevimlisi diyebileceğimiz Travis bile tersine gelirse melankoliyi öttürüyor dibine kadar. Bugüne kadar Arab Strab, Mogwai, The Delgados gibi küllüm hüzüne abanmış nice İskoç grupla raks etmiş biri olarak (Arada Franz Ferdinand gibi bir parıltı oldu fakat o da ilk albümden ibaretti, itiraf edin gençler, kabul edin : Franz Ferdinand abartılmış, halen ilk albümünün kaymağını yiyen, tırt bir oluşum) bu listeme son yıllarda üç isim ekledim. Bunlardan biri Twilight Sad, bir diğeri The Cinematics olurken sonuncusu ise Frightened Rabbit oldu. Özellikle 2008 yılında yayınladığı The Midnight Organ Fight adlı albümleriyle dikkat çeken bu gönül dostları yeni albümleri Winter of Mixed Drinks'i 2010 Mart ayında yayınlayacağını açıklamıştı. Ben de ara ara yokluyordum yeni nevaleden 1-2 şarkı denkleyebilir miyim diye ki sonunda amacıma ulaştım. Değdi mi ?
Gayet de değdi. Şarkı 2-3 dinleyişten sonra akılda kalan, neşeli melodisinin arkasında saklanan tipik Frightened Rabbit sözlerine sahip.
Daha önceki albümün (Ve sanıyorum 2008 yılının en iyi şarkılarından biri olan) açılış şarkısı The Modern Leper kadar sarsıcı değil ama başlangıç için oldukça iyi bir sinyal. Dahası bir önceki albümlerinden sonra "İskoçyanın Hüzünlü Puştları" olarak tanımladığım bir ekip, böyle bir şarkıyı baştan piyasaya verip sonrasında ağlama duvarı olabilecek bi' albümle de karşımıza gelebilir.
Her türlü madrabazlık ihtimaline karşın at kulaçları ufuk çizgisine doğru yaldır yaldır diyen bu güzide eseri dinleyerek "Beni Glasgow'un yağmurlarında yıkasınlar" mottomdan taviz vermez bir tavır sergilemekten geri durmuyorum.
İyidir İskoçlar, iyidir...

Bu vicdan azabıyla daha fazla yaşamak istemiyorum. Daha önce de Russian Circles / God Is Astronaut yazısında da belirttiğim gibi son Miksteyp yazısında The Antlers'ın Hospice albümü yerine kutup ayısı Knut'tan bahsettiğim için pişmanım.
Zira gün itibariyle "aheste çekelim kürekleri saçımış başımız dağılmasın" olarak Last.fm'de etiketlemek istediğim bu gençleri dinledikçe farkettim ki yaptıkları müzik resmen en oynak havasında bile garip bir hüzün yakalamayı başaran ululardan ulu topluluk The Black Heart Procession'ın amca oğlu gibi. (Ve evet... Birlikte büyümüş bu sebeble bazı bazı benzer huyları olan amca oğulları.)
The Antlers yakın zamanda 6.sanat eseri albümleri "Six" ile 3 yıl aradan sonra geri dönen The Black Heart Procession gibi uzun vade aynı kaliteyi tutturabilir mi orası meçhul (zira Hospice pek de başarılı olamamış bir ilk albümün ardından gelen ikinci albümü The Antlers'ın) ama 2009 yılı için en iyi albümlerden biri The Antlers'ın gülü Hospice. Yandaki konser afişinde tabut mabut var ama o kadar da değil... Two'yu dinlerken inceden bir tebessüm beliricektir yüzünde...
Not : Resim www.gigposters.com 'dan... Site oldukça başarılı bir arşive sahip, o da bir diğer tavsiyem olsun sana.

Yalan yok ; Belki Zaman Gazetesine yaklaştığım kadar değil ama en nihayetinde bir önyargıyla yaklaştım bunca zamandır Twilight'a. İlk filmin soundtrack'i "Amerikan Gençliği" kafasındaydı listeden gördüğüm kadarıyla (Biri Paramore'u ve türevlerini sustursun, üzülerek belirtmeliyim ki bu konuda demokrat olamıyorum bilakis müzik faşistiyim bazı bazı.) fakat ikinci film New Moon ile öyle yaman bir tracklist söz konusu ki zerre atıp tutamıyorum bu üç beş çapulcu vampir hakkında (son tanımlamamdan anlayabileceğin üzere filmden bu derecede uzağım.)
Aşağıda resmi siteden aldığım liste yer almakta :
NEW MOON SOUNDTRACK TRACK LIST
1. DEATH CAB FOR CUTIE – MEET ME ON THE EQUINOX
2. BAND OF SKULLS – FRIENDS
3. THOM YORKE – HEARING DAMAGE
4. LYKKE LI – POSSIBILITY
5. THE KILLERS – A WHITE DEMON LOVE SONG
6. ANYA MARINA – SATELLITE HEART
7. MUSE – I BELONG TO YOU (NEW MOON REMIX)
8. BON IVER & ST. VINCENT – ROSYLN
9. BLACK REBEL MOTORCYCLE CLUB – DONE ALL WRONG
10. HURRICANE BELLS – MONSTERS
11. SEA WOLF – THE VIOLET HOUR
12. OK GO – SHOOTING THE MOON
13. GRIZZLY BEAR WITH VICTORIA LEGRAND – SLOW LIFE
14. EDITORS – NO SOUND BUT THE WIND
15. ALEXANDRE DESPLAT – NEW MOON (THE MEADOW)
Tvaylayt'a nedensiz ya da nedenli şekilde antipatik bakan yandaşlarım, üzülerek itiraf etmeliyim ki : Terbiyesizlik sınırlarını aşmış derecede başarılı bir soundtrack'le karşı karşıyayız.
Dalgın bir günündesindir belki diye düşünerek bazı isimleri kalınlaştırdım. Albüm Death Cab'in çok afedersin ama "cool" bir "hoppala yavrum yaz geldi" halli şarkısı ile açılırken üçüncü şarkıdan dinleyicileri mal eden bir durum baş gösteriyor. Koca gözüne yandığım Thom Yorke bu albüm için hazırladığı Hearing Damage ile listede yer alıyor. Yakın zamanda In Rainbows'dan Reckoner'ın versiyonu olan Feeling pulled apart by horses ile Hollow Earth'den oluşan iki şarkılık bir single yayınlayan Yorke, Hearing Damage ile bu single'a kıyasla çok daha cano bir işe imza atmış diyebilirim. Onun ardından gelen İsveç'in son dönemdeki güllerinden Lykke Li ve ilk albümünden sonra "Benim The Killers diye dinlediğim bir grup yok artık, terkedin mp3 arşivimi" diyerek kovduğum bir zamanların o gıymatlı ismailleri ile devam eden albüm süpriz isim Anya Marina'nın katkısının ve ilk filmin albümde de Supermassive Black Hole ile yer alan Muse'un ardından tehlikeli bir yere geliyor.
Bon Iver daha önce de Dark Was The Night'da The National'dan Aaron Dresdner ile birlikte "Big Red Machine" adlı güzelliği ortaya çıkarmıştı, şimdi de takmış koluna St. Vincent'ı Tarkan'ı orta yerinden çatlatıyor. Ahaha... Bu ne biçim zırva ya. Kusura bakma engel olamadım kendime. Evet dostlar, St. Vincent ki öksürse bile oturup dinlerim. Bon Iver ki çok afedersin ama kısa zamanda öyle bir noktaya geldi ki osursa bir çok müzik sitesinde manşet oluyor. Bu iki gencin ortaya çıkardığı çalışmanın (Sanki çocuk yaptılar, tövbe Ya Rab !) şukela olması kaçınılmaz. Bu şarkıyla birlikte albüm bitse bile ne güzel albümdü diyebilecek iken Twilight Soundtrack'i vapurlardaki seyyar satıcılar gibi "Bitmedi... Bu 8 şarkıyı alana 7 tane daha yanında bedava" diyen ve altı üstü bi' kalem seti alan kişiyi promosyon manyağı yapan satıcılar tadında devam ediyor. "Eski dostlar" Black Rebel Motocycle Club'ın ardından gelen şarkılar ve akabinde yaman bir ikili sinsice bekliyorlar albümün sonunda. İlki Veckatimest ile bünyeleri tazeleyen (Aynı anda yüce bir sanat eseri olan Ready, Able ile yürekleri dağlayan) Grizzly Bear diğeri ise yakın dönemde yeni albümü piyasaya düşen Editors. Grizzly Bear'ın şarkısını beğenmekle birlikte Editors'ün albüme olan katkısı beni yaraladı zira yeni albümlerinde gereğinde fazla (belkide "gereksiz" denmeli) Joy Division-cılık oynamaya kalkmış ve can sıkmışlar iken böyle hoş bir eseri bu albümde dinlemek bana duygu karmaşası yaşattı (Muhakkak ki beğenenler çıkıcaktır Editors'ın yeni albümünü ama ben Twilight Soundtrack'teki şarkıyı dinleyince keşke böyle eli yüzü düzgün bi' şarkıyı da albüme koyaydınız dedim.) Özet : Editors'e kırgınım.
*
Allah Vikipedya'dan razı olsun, hemen açtım baktım ve gördüm ki Twilight 4 kitaptan oluşan bir seriymiş. Filmin hayvani ticari başarısından sonra diğer iki kitabında uyarlaması yapılacaktır ve eğer ki sonraki soundtrack'lerde de bu çizgide devam ederlerse yine izlemediğim fakat müzik seçimleriyle hakkını teslim etmek durumunda olduğum gençlik şeysi O.C.'nin "vampirli sinema versiyonu" olacak gibi gözüküyor Twilight.
Nihai itirafımı sona sakladım : Bu albümde yer alan bazı şarkıları hangi sahnelerde kullandıklarını merak ettiğim için filmi izlemeyi düşünüyorum diyebilirim. Evet, söyledim. Buruk bir rahatlama hissi var içimde.
Vampirler boğazıma diş atmasa da olur... Bana bu acı yeter gayrı...
Not : Yazıya konu başlığı sağlayan güzelim Bauhaus şarkısına konu olan, yukarıda resmi görülebilecek öz hakiki vampir Kont Drakula'yı canlandıran efsane aktör Bela Lugosi'ye saygılarımı sunuyorum. (Bi' de Susam Sokağında ikide birde çıkıp "6 Yarasa... 7 Yarasa" diyerek bize sayıları öğretmeye çalışan Count Von Count vardı onunda hakkını ödeyemem.)

Kara Haber BBC'den gelince tez duyuluyor. Morrissey(T-Shirt'e gel!) 23 Ekim'de Symphony Hall'da verdiği konserde bir The Smiths klasiği, bir mazi yarası olan "This Charming Man"i seslendirirken yere yığıldı. Hemen hastaneye kaldırılan Morrissey'in yine BBC'deki habere göre Swindon'daki hastaneden ("Ssk'n var mı Moz Dayı?") sağlık durumu şimdilik iyi şekilde taburcu edildiği belirtilmiş. Fakat en nihayetindeki hakikat şu ki : Avrupa Turnesi yalan oldu, yalan oldu...
Samimiyetimle söylüyorum Morrissey telefon açıp "Benden bi' isteğin var mı ?" dese canının sağlığı derim, öyle bi' severim onu ve bu olayı "turne yalan oldu" şekilde nihayetlendirmek gibi işin bencillik tarafında değilim. Daha ziyade benim bu olayda enteresan bulduğum kısım etrafımdaki -babam dahil- bir çok 50 yaş üzeri insanda gözlemlediğim durumun Morrissey'e de sirayet etmiş olması. Evet, bir zamanlar delifişektiler, civanmerttiler, cevval ve atiktiler fakat artık olmuyor... Olamıyor.
Yaş geçtikçe 20 yaşında gibi seyircilerin üzerine uçmak 30 yaşında gibi sahnede hop zip takılmak ve 40 yaşında gibi mikrofonla sarmaş dolaş rakslar eylemek için artık çok geç... Üzgünüm ama Dosteyevski acı söylüyor... Peki ne söylüyordu Dosto (Şimdi de samimiyete gel!) :
"Yaş 50... Gidişat belli..."
Üstelik Morrissey ki vejeteryan. Ye kabağı, ye brokoliyi, ye kerevizi nereye kadar ? Sen bunca yıl bir ıslak hamburgere bile dudak değdirme ve üstüne paso turne, boyuna konser bu sonuç normal. He öte yandan diğer uçta kaşık kaşık kokaini çileğin üstüne pudra şekeri niyetine döküp yediği iddia edilen Dave Gahan'da sedyeyi tersten 47 yaşında gördü o da ayrı konu. O aynı hataya daha elliyi geçmeden düştü... ("Arkadaşım, iki kaşık az içiver şu mereti, senin sevenlerin var" cümlesini dinlettirebilecek bir menejeri olsa sağlığı böyle yıpranmış hale gelmezdi.)
Yazıyı bitirirken Morrissey'e kendi silahlarından Boxers'ın videosu ve şarkının sözlerinden bi' kupleyi armağan ediyor ve şu şekilde sesleniyorum ona :
"Weary Wife" / Johhny Marr seni terkeylemiş olsa da sevenlerin yanında bunu bilesin babayaro, geçmişler olsun, ellerinden öperim. (Videoyu direk buraya koymayı türlü şekilde denedim fakat sonuç fiyasko... O Html kodlarını Allah bildiği gibi yapsın... Pislikler.)
* Resmin hikayesi :
Ingemar Johansson stands over the fallen Floyd Patterson in their 1959 heavyweight title fight. at Yankee Stadium in New York. Johansson, from Sweden, became only the fifth heavyweight champion born outside the United States. (Associated Press / June 26, 1959)

Floyd'a da aşağıdaki türküyü özellikle ilk mısrasından ötürü söyletme sebebi olabilecek Ingemar Johansson 31 Ocak 2009'da, 76 yaşındayken hayatını kaybetti.

* Morrissey - Boxers

Losing in front of your home town
The crowd call your name
They love you all the same
The sound, the smell, and the spray
You will take them all away
And they'll stay
Till the grave

Yine oldu. Sonbahar aylarında fiks yaşanan durum tekerrür etti ve "Post-Rock'ım geldi". Miksteyp'te üzerine 2 satır bile yazmadan harcadığım ve pişman olduğum The Antlers'in harika albümünü çıkartırsak (Düşündükçe ayıplıyorum kendimi The Antlers ve albümleri yerine kutup ayısı Knut'dan bahsetmeyi seçtiğim için) geriye dinlediğim iki grup kalıyor :
Bunlardan ilki tanışıklığımız biraz geç bir şekilde Station albümleriyle olan ve nasıl bir ikilemse bu benzerlerine kıyasla daha "gümbür gümbür" olmasına karşın bir o kadar da insanın içini burkan (en azından bendeki etkisi bu) Russian Circles'ın yeni albümü Geneva.
Albümün genelinde Station'ın gülü, Station'ın nuru, Station'ın can damarı şarkısı (ve tüm zamanlarda dinlediğim en iyi enstrumantal şarkılardan biri diyebilirim rahatlıkla) Harper Lewis kadar insanı sersem eden bir şarkı yok belki ama Geneva genel itibariyle belli bir kaliteyi tutturuyor ve tatmin edici bir albüm Post-Metal dostu olan her dinleyici için.
Açılıştaki Fathom ise sinir geren şekilde uzayan giriş ve bitiş bölümüne rağmen (fakat bu giriş ve bitiş bölümleri bir diğer "Sulugöz sendromu". Veletken sulugözü de hem nefret edip hem çiğnediğim gibi bu bölümleri de dinliyorum her seferinde) her ne kadar bende yersiz bir "Yetiş Fato" çağrışımı yaratsada albümün en dikkat çekenlerinden.


Bu sıraların ikinci sazsız ve bir o kadar da sözsüz güzelliği ise maziden bir isim olan God is an Astronaut oldu. Üçlemenin son halkası olan (Ve Russian Circles'a göre daha kuvvetli olan halkası) Red Sparowes'a ise ısrarla bulaşmıyorum. Zira üçü bir arada insanda isimdaşı hazır kahvelerin aksine aşırı miktarda uyku (depresyon belirtilerinden biri olarak tabiki), kötümserlik ve türlü gelecek kaygısına sebebiyet verebilir. God is an Astronaut'a meğillenmemin de arkasında başka bir sebeb var aslında. 12 Kasım'da Balans'a geliyor olmaları. Evel ezelden sevdiğim bu güzide insanlar, her ne kadar averaj denebilecek son iki albümleriyle beni bir nebze üzmüş olsalarda olsalarda ilk iki albümleriyle kırık kalplerde taht kuran şahane melodilerin kaşifleri kanlı canlı çalmak (Ve bildiğim kadarıyla görsel olarak da iddialılar) üzere çok değil 20 gün sonra buralarda olacak. Nicedir konser izlememiş biri olarak tostumu yedim, bekliyorum.
Bu sırada konuya vakıf olmayanlar için her çocuğun gelişimi sırasında dinlemesi gerektiğini iddia edicek kadar zıvanadan çıkarak fanatikleştiğim "All is violent all is bright" albümünden 3 şarkıyı aşağıya paslıyorum. Umuyorum beklentilerim fiyaskoya dönüşmez ve "Kasım'da Post-Rock Başkadır" tadında bir aktiviteye ortak olurum önümüzdeki ayın 12'sinde... Kısmet (Mistik düşünceyi elden bırakmam)
Mistik düşünce demişken "God versus Astronaut" olarak görülebilecek bir diğer durum var ki o da resimdeki Yuri Gagarin'le ilgili. 27 yaşında "Uzaya çıkan ilk insan" sıfatını kazanan Gagarin'in bazı kaynaklara göre saklanan ilk sözü muhtemelen komunizminde gazıyla birlikte "I don't see any God up here" oluyor.(Aynı kaynaklar bu sözün kayıtlara alınmadığını iddia ediyorlar) Gagarin "bir dünya" riske sahip uzay yolculuğundan sağ döndükten sonra tabi dünyada hayvanat bir popülarite ve merak edilen adam konumunda takılıyor bir kaç yıl. Daha sonrasında (Uzay seyahatinden 7 yıl sonra) ise bir Mig-15 ile sıradan bir eğitim uçuşunda türbülansa giriyor ve kaza yaparak henüz 34 yaşında ölüyor.... Hadi gel de mistik düşünme arkadaş... Resmen kendime engel olamıyorum "Samanyolu Tv - Gönül Gözü" programları kafasında olaya yaklaşmamak için.

Not : Infinite Horizons sanki Inarittu filmleri için yapılmış bir şarkı gibi geliyor bana nedense.

* God Is An Astronaut - All is violent, all is bright

* God Is An Astronaut - Fireflies and empty skies

* God Is An Astronaut - Infinite Horizons


* So Happy Together

"Send me the pillow... The one that you dream on... And i'll send you mine..."

* The Smiths - Some Girls Are Bigger Than Others

Resimde gözükmesede Madonna'nın karşısında konuk olarak katılacağı programın sahibi David Letterman var. Program başlamadan önce "Halil İbrahim Letterman'ın sofrası"na buyurmuş olan Madoncan (sevdiğimden böyle şeyler yapıyorum) üzerinde garip bir yaprak olan bir dilim pizzaya ısırık atarken yanında da eğer ki bardak beni yanıltmıyorsa martini içiyor. Peki bu kombinasyon yerine etli ekmek yese ve Jack Daniels içse garipser miydim ? Tabiki hayır. (Belkide günahını alıyorum, soda içiyordur kadıncağız.(Kimi kandırmaya çalışıyorsam...)) Zira kopuk yaşam insanı Madonna herşeyi yapabilir, ona kimse karışamaz...
Nerden esti bu Madonna övgü hallenmesi diyenler için belirtelim :
Wingman'e Madonna'nın "Greatest hits" albümü Celebration'la ilgili yazı yazma durumu belirince , oturup elimdeki Madonna arşivini baştan sona tekrar taradım(Zaten bende de Celebration'da yer alan şarkıların çoğu vardı arşivden kastım) ve bir kez daha kendisine hayran kaldım. Düne kadar 2003 tarihli American Life albümünü pek de sevmeyen biriyim desemde arşivi tekrar tarayınca o dönemde bu albümün pek de haz etmediğim şarkısı Hollywood gün itibariyle mp3 şeysimde, player'ımda yerini alıyor ve beni danslara gark ediyor(yalan) her dinleyişimde.(Vallahi dans ediyorum... Ama içimden.)
Bu maziye dönüş bana bir ismi daha hatırlattı ki o da "one hit wonder" olduğu bile tartışmalı olan The Androids'in geyikten fakat bir o kadar da gerçekleri yansıtan şarkısı "Do it with Madonna" oldu. Gerçekleri yansıtan desem de Guy Richie kötü giden bir evlilikle birlikte geçen 8 yılın ardından "I'd rather do it with Madonna" diyemez hale geldi diyebilirsiniz ama tahmin etmesi zor değil, bu kadınla evlilik ne Snatch'e benzer ne Revolver'a... En adrenalin manyağı aksiyon filminden daha çok yıpratır insanı. Bunu tahmin etmeliydin Richie...
Madonna'yı seven, sıradışılığına katlanır.


* The Androids - Do it with Madonna

Rammstein'le olan duygusal bağım belki çocuğumun adını Ramşettin koyabilecek kadar ileri düzeyde değil fakat yıllardır her yedikleri naneyi dikkatle izliyorum. Veletlikten bildiğim ikili Engel ve Du Hast'ın ardından biraz araştırınca Herzeleid gibi bir güzelliği keşfetmiştim ki akabinde 2002'de yayınladığı baştan sona hit albüm Mutter ("Other bands play, Rammstein burns" : Feuer Frei ! Bang Bang !) ile beni kendine hayran bırakan Rammstein aynı zamanda benim gibi kendisiyle ilgilenenleri değil bir çok kel alaka insanı da dinleyicisi haline getirmişti. İngilizce müziğe anlamadığı için antipatik bakan ve ben ne söylendiğini anlamayınca soğuyorum o müzikten diyen çevremdeki bir çok kişinin o dönemde Rammstein dinlediğine şahit olup "Bu nasıl iş lan ?" sorusuyla başbaşa kaldığımı halen dün gibi hatırlarım.(Tabiki lafın gelişiydi o, dün ne yediğimi hatırlamıyorum aslında.) Bende her ne kadar Alamanca'yı "şayze"den hallice bile bilmiyor olsam dahi Rammstein'ı klavye ve gitarları ile Till dayı'nın hayvan misali vokali gibi sebeblerden ötürü hep sevdim. En nihayetinde Cradle of Filth'i de sevdiysem ne dediğini anladığımdan değil bana göre gayet de melodik oluşundandır... Geçelim.
Sonrasında Mutter gibi bir albüm daha patlatamasalar da Amerika ve Benzin gibi şarkılarla ara ara dikkat çeken Rammstein geçtiğimiz günlerde yeni yayınlayacağı albümden sansasyon oğlu sansasyon bir single ile geri döndü. Yukarıda promo'su gözüken single'ın ismi "Pussy". Single'da ayrıca benim daha bi' sevdiğim ve aşağıda yer alan Rammlied adlı şarkı da yancı olarak geliyor fakat asıl sansasyonu koparan tabiki sözleri ve videosu ile esas oğlan olan (ahah çelişkiye gel) Pussy. Klibi izleyince ilk reaksiyonum "Gençler siz kopmuşsunuz" oldu. Klibin sansürsüz halinin linkini de aşağıya paslıyorum. Fakat burda bir yanlışlığı düzeltmek için sizleri topladım. Şarkıyı dinleyince "Ulan sizde mi seks satar varyetesine kapıldınız ve böyle işlere kalkıştınız yazıklar olsun Alaman domuzları" gibi ırkçı ve baltazar bir tutum izlemesin kimse. Bilakis "seks turizmine" giydirmasyon temelli yazılmış yarı Almanca yarı İngilizce durumu ile de "duyun bu feryadı canolar" modeliyle herkeşlere seslenilmiş mühim bir endüstriyel-hicivli-metal söz konusu. (Dinleyeceğin varsa da soğudun di mi bu tanımdan sonra ?)
3-5 vakte klibe erişim herhangi bir mahkeme tarafından yasaklanmadan klibi izleyin derim. Albümü de helecanla bekliyorum... Hayırlısı olsun. (Mistik yaklaşımlardan vazgeçemem.)

Not : "S" harflerinin inceden gamalı gibin sanki... onun da hayırlısı olsun du' bakalım.

(Genel izleyici değil bu video. Tam aksine +18 ol öyle gel dedirten, sado-mazo içeren bir bombastik film şeridi... Uyarmadı deme. Ya da izle bizzat sen uyarıl. Ahah... Şakacılıktan ziyade sopalığım, kabul ediyorum.)


Nicedir pasiflerdeydim. Dinlediğim yeni ve başarılı musiki eserlerinin ve albümlerin bir kısmını aşağıdaki miksteybe pasladıydım fakat bu işin sonu yok tabi, müzik dünyası gereksiz bir Temel fıkrasındaki gibi tarif edilebilir : Işığı gören geliyor.(Fıkrayı anlatmam kaldı ki anlatmam da böyle boş şeylerle o taze beynine kıyamam senin) Bazen de bu ışığı görme mevzusu karşılıklı oluyor ki bunun son örneği benim kendisinde nicedir ışığı gördüğüm (Güneşi Gördüm'le ilgili şaka yapmasak?) Menomena adlı şukelalardan şukela grubun elemanı Brent Knopf'un solo projesi Ramona Falls ve ilk albümü Intuit oldu. Menomena benim için çölde bulunmuş 19 litrelik damacana kadar değerlidir ve yeni albümlerinin 2010'un ilk aylarında çıkacağını öğrendiğimden beri hazan mevsimlerindeydim. Fakat tıpkı Interpol'ün 2010'da albüm yayınlayacağını öğrendikten sonra Paul Banks'in Julian Plenti olarak bünyemi(ve bir çok bünyeyi) tazelemesi gibi Brent Knopf da 2010'a kadar araya bir solo albüm sıkıştırarak Menomena-sevenleri (ki ne hikmetse kendimi ıssız adaya düşmüş gibi hissediyorum bu Menomena sevgim ile ilgili olarak o yüzden çoğul eki koymak ne derece mantıklıydı tartışılır) Menomena çizgisinde deneyselliği olan bir albüm ile (Paul Banks'in solo albümüne kıyasla Brent Knopf'un solo albümü grubunda yaptığı müziğe daha yakın denebilir) neşeye boğdu.
Ben anlamam Menomena'dan. Brent Knopf bilmem. Ben dinlemem. Ben sevmem. Ben beğenmem... Ve bunun gibi cümleler kuranlar. Bi' kere de büyük sözü dinleyin ve aşağıdaki eserleri dinleyin.
Beş dakika olun, akıllı olun...
*
Hakikaten hoş bir nane olmasa ben ne diye karşına geliyim böyle şeylerle, biraz düşünceli ol. Hiç olamadın şu yukarıdaki resime bak ve anla Brent denen bu adamın ne kadar güzel haltlar karıştırabileceğini. Gözünden hinlik akıyor çakalın.

Eylül'ün ilk yazısı nicedir üşendiğim miksteyp şeysi olsun istedim... Hadi bakalım :
The Twilight Sad - I Became A Prostitute : Ben daha konuya vakıf olamadan ekol olan vampir nanesi "Twilight" sebebiyle bu kelimeyi duyunca inceden irkilme yaşadığım şu günlerde önyargılarımı bir kenara bıraktım ve albümü alaşağı ettim ve ilk albümü Fourteen Autumns and Fifteen Winters'daki "The Kids arrrrre on firrrre on the bedrrrrom" gibi sözlerle ve "garip" İskoç aksanıyla (Niyeyse vokalist James Graham'in aksanı bende hep Rus ya da Polonya'lı birini dinliyormuşum izlenimi bırakıyor.) akılda kalan bu gençler ikinci albümleri "Forget The Night Ahead" ile aynı çizgiden yardırmaya devam ettiğini gördüm. Çok kolay dinlenilebilir bir müzik yapmasalarda albümdeki ilk 4 şarkı çoğu insan için bir kaç dinlemeden sonra "çevir çevir dinle" statüsüne kavuşacak güçte. Karışık kasedin seçilmişi "I Became A Prostitute" ise albümün gülü, yıldızı ve hatta domatesin çekirdeği, kırmızı, kırmızı...
Kırmızı demişken yukardaki resim Glasgow'daki Clockwork Beer adlı mekandan, La Trappe ise renginden de anlaşılacağı üzere "Cayır cayır" bir Hollanda birası, sağdaki %8, soldaki %7... Zeki Müren benim adıma Avrupa'lının "sert" biralarına selam etsin : Elbet bir gün buluşacağız... Bu böyle yarım kalmayacak.

Nurses - Apple's Acre : Geçtiğimiz ayın Bibio'su Nurses oldu. Last.fm her daim olduğu gibi similar artist kısmısında başka başka isimler göstererek benim benzetmelerime "ne alaka?" diye dursun ben Nurses'ı Menomena adlı bir diğer sevdiceğim musiki topluluğunun zaman zaman sahip olduğu kederi, hüznü alınmış, daha bir şıkır şıkır haline benzettim. Albüme adını veren şarkı Apple's Acre'i seçmiş olsam da albümün geneli şahane şarkılarla dolu(Caterpillar Playground ve Technicolor adlı pek şukela iki şarkıları Nurses'ın last.fm sayfasından dinlenilebiliyor) , yüksekçe önerimdir. (Birebir çeviri saçmalıkları #73 : Highly Recommended)

Wilco - Wilco (The Song) : Oldum olası Wilco'yu sevemedim. Şimdi de miksteyb'e şarkı pasladığıma bakma hala sevmiyorum. Yakın zamanda eski Wilco elemanı, prodüktör, müzisyen kısacası "müzik adamı" ve Wilco'cubaşısı Jeff Tweedy'i Wilco'dan ayrıldıktan sonra sözleşme ihlali gerekçesiyle dava eden Jay Bannett öldükten sonra (45 yaşında ve uykusunda ölmesi de ayrı bi' konu) Tweedy konuyla ilgili Wilco'nun websitesinde "Oh canıma değsin, geberdi" gibi bir tutum izlemek yerine tam tersi bir hareket yapınca ve "Çok üzüldük, o bizim için çok mühim biriydi" gibi bir not düşünce Wilco'ya bir şans daha verdim ve albümünü indirdim. (Şans vermeye gel ; Albüm download'u) Sonuç gene fiyasko gene fiyasko. Sadece albümün açılış şarkısı Wilco (The Song)'u beğendim ve dediğim gibi miksteybe paslamak istedim.
Bütün dünyada sevilen bir grubun bir müzik dinleyicisi için One Hit Wonder'dan öteye gidemiyor olması nasıl bir hissiyattır onu anlatmam pek mümkün değil.
The Antlers - Bear : Sana 2 paragraf The Antlers anlatırdım ama aklıma nedense Berlin Hayvanatbahçesi'nde bir anda ekol olan yavru kutup ayısı Knut'u geldi. Şu resme bakar mısın ? Ya Rabbim ! Tipe bak ! Tam bir mal ! Bi' canlı bu kadar sevimli olmamalı.... (Dikkat edersen apaçi sıfatlı Alman bakıcısı bile kendini tutamıyor ve gözlerinin içi gülüyor bu beyaz keko karşısında)
Genel itibariyle "Aheste çek kürekleri saçımız başımız dağılmasın" havasında bir müziği var The Antlers'in ve bu yönüyle çok da kolay dinlenilebilir değil bu nedenle biraz daha tempolu sayılabilecek "Ayı" adlı şarkıyı seçtim bu toplama albüm için.

The Fiery Furnaces - Drive To Dallas : Bu da tartışmalı bi' albüm. Herkes "At ve deve" beklerken kimi eleştirmenler ve siteler I'm Going Away'i dinledikten sonra yıkılıp vasat puanlar vermiş kimileri ise gayet de beğendi albümü. Ben "gayet de" olmasa bile beğenenler arasındayım. Drive To Dallas 'da favorim olarak burdaki yerini aldı.

Radiohead - You And Whose Army : "Noel Gallagher Oasis'ten (tekrar) ayrıldı" haberlerini okuyunca, artık bu kekolarla ilgili haberlerle "karışlaşmaktan" bile bıktığımı farkettim. 1'in 5 yapılmasından asla hoşnut olmadığımı defalarca söylemiş biri olarak Thom Yorke'u Oasis'le ilgili şu sözlerinden ötürü ceketimin önü ilikli şekilde alkışlıyorum :
"They're a joke aren't they? It's just lots of middle class people applauding a bunch of guys who act stupid and write really primitive music. Then people say 'oh it's so honest'"

Radiohead stüdyo çalışmalarına devam ediyor, "These Are My Twisted Words" ve "Harry Patch" gibi iki yeni şarkı var uzun süredir nette olan ama ben bu sıralar takıntılığı olduğum bir Amnesiac şarkısını seçtim. İnsan yıllar geçtikçe Radiohead'in değerini daha iyi anlıyor.

The XX - Crystalised : The XX soulseek dışındaki paylaşım progralarında isminden ötürü kuvvetle muhtemel "Vay pornocu vaaaay" muameleli sonuçlar ile karşılaştıracğından ötürü bulunması ve indirilmesi zor bir grup olabilir. (Eskiden "Blonde Redhead" şarkıları indirene kadar eski bir tabirle : göbeğimiz çatlardı. "Redhead Girl With Big Boobs" en kibar sonuçtu diyebilirim sana.) Basit fakat akılda kalıcı bir müziği var Londra'lı The XX'in. Debut albüm için oldukça iyi bir iş The XX'in yaptığı. "Dinlenilebilir" ve "dinlenmeli" bir arada.

Interpol - Narc (Live @ Astoria) : Julian Plenti ile dinleyicilerin yüzünü güldüren delikanlı nedense sobelendiği resimlerin hiç birinde at suratlı Helena Christensen'in yüzünü hiç güldürememiş. "You should be in my space, you should be in my life..." 'ini(en "güldüğü" resim buydu Christensen'in) bulmuşa benzeyen Paul Banks'e mutluluklar dilerim. (Ben mutluluk dilediysem 2 aya ayrılırlar, iyi izle)

- Gözlerinizden öperim -


Mixtape #4 (46,5 Megabyte)

Çok afedersin nicedir kıçım yer görmediğinden yazamamıştım. Mp3 şeysime albümden şarkılar atma fırsatım bile olmadı fakat dün eve biraz erken dönünce hemen İzlanda'nın güllerinin yakın zamanda alaşağı ettiğim albümünü tekrar dinledim ve bir kez daha anladım ki múm yine müzik yapmamış, "yetişkinlere masallar" yazmış son albümleri Sing Along To Songs You Don't Know ile.
En son 2007'de yayınladıkları Go Go Smear the Poison Ivy'ye hayran kalmış biri olarak bu albümünden beklentilerim çok yüksekti ve 4-5 tur dinledikten sonra kararım o albüm kadar sevmeyeceğim olsa da Sing Along To Songs You Don't Know ile de aramızda bir gönül bağı oluştu.
múm'dan büyük değişimler beklemiyordum, her ne kadar bu durum kendini tekrar ettiği yönünde bir görüşe sebeb olabilecek olsa da aslında múm'un müziğinde bir değişim mevcut zira ilk iki albümleri "Yesterday was dramatic - Today is OK" ve "Finally We Are No One" ile kıyaslanırsa son iki albümleri daha "kolay dinlenebilir" şeklinde tarif edilebilir. múm'un değişmeyen gibi gözüken müziğinde aslında inceden bir "Vur beline deneyselliğin" durumunda nispi bir azalma söz konusu ve buna bağlı olarak daha geniş kitlelere hitap eden bir hal aldı. Rahatsız mıyım ? Yok öyle bişey. Güzel müzik isterse 5 kişi isterse 5 milyon kişi tarafından dinlensin değerini yitirmez benim için. Hatta isterim ki bu güzellikten herkes haberdar olsun. Dön dolaş aynı yere geldik ; Bu blogun varoluş sebebide budur zaten.
*
Albümün bana göre can damarı olan 2,5 dakikalık hüzün topacı Last Shapes Of Never ise bu yıl duyduğum şarkılar arasında "melankoli manyağı eserler - 2009" listemde zirveye oynayabilecek cinsten. (Kafamda öyle bi' liste yok mu sanıyosun ? Olabilir hepimiz yanılıyoruz zaman zaman)
"Uyku problemim var her gece vampir gibi takılıyorum sabahlara kadar oysaki ben renkli rüyalar görmek istiyorum gözlerim açık olsa bile" diyenler, múm'un yaptıklarını es geçmesin. (Hatta konuya yeni vakıf olanlar (Ne olanlar ? Ney?) eveliyatından da albümleri amazon.com'dan edinebilir. (tüm zamanlardaki favori yalanım olmaya doğru emin adımlarla ilerliyor.))


Sakalına yandığım Mark Oliver Everett ve yandaşları öyle bi' albüm yapmış ki "Laaaan ne kadar güzel olabilir yeni Eels albümü ?" gibi küstah bir tavırla bu albümü edinen ben ("Download" demedim ! Edindim dedim.(Bu da Obama'nın soykırım dedi mi demedi mi ? Tartışmasıyla kapışıcak tadda)) Hombre Lobo'yu dinledikten sonra yine yeni yeniden bir taş olma anı yaşadım. Allah hepsinden razı olsun müzisyenlerin ve bu dönem tekrar bi' hareketlenme var, çok şahane albümler yayınlanıyor arka arkaya. Alt başlığında "12 Songs of Desire" yazıyor o da bi' ipucudur fakat Hombre Lobo bazı şarkılarıyla "Balık burcu musun lan Mark ?"("Bi' insan duygusalsa balık burcudur" - Toplumun kalıp düşünceleri vol. 43) sorusunu sordurtabilecek cinsten şarkılarıyla beni büyüledi. Her ne kadar albüm geneli yer yer bağırış çağrış harika yer yer aşağıdaki gibi sakin şarkıları dengeli bi' şekilde içeriyor olsa da The Longing, That Look You Give That Guy ve In My Dreams bana yekten bir "Hamakta sallanmış" huzuru verdi. (Fresh Blood'da harika tabi ama o farklı bir kulvarda... "Söz ve müziği Serdar Ortaç'a ait" gibi bişey söyleyeceğim geldi böyle kulvar mulvar dedim diye... Magazinel Indie albümü tanıtımı... Olmuyor, olmaya çalışırsa da saçma oluyor, sabrından ötürü tebrik ediyorum seni.) Fazla traş atasım yok (Kaldı ki Everett'in o radikal islamcıları kıskandıracak sakalına hızar dayanmaz) haliyle bir an evel aşağıdaki şarkıları tedarik edin ("Download" demedim!) ve yakalayın bu huzuru. Albüm geneli içinde son sözüm ise benim için bu yılın en iyilerinden biridir Hombre Lobo. Gereğinin yapılmasını arz ederim. (Nerden çıkarıyosun arkadaşım "Download edin" demek istediğimi ? "Albümü bulun" dedim ben.)

* The Longing
* That LookYou Give That Guy
* In My Dreams
* Fresh Blood